Fitopatoloji Giriş
Kültüre alınmış veya yabani formda olan bitkiler topraktan gereksinim duydukları miktarda besin ve suyu, güneşten yeterli ışığı sağladıkları ve sıcaklık koşulları uygun olduğu zaman gelişir ve çoğalırlar. Tıpkı insan ve hayvanlar gibi bitkiler de değişik nedenlerden hastalanabilmektedirler. Hastalanan bitkilerin belli bir rahatsızlık duyup duymadığı ve acı hissedip hissetmediği bilinmemektedir. Çünkü bitkiler konuşamaz ve bizimle iletişim kuramazlar. Hastalanan bitkilerin gelişmesi sağlıklı bitkilere kıyasla zayıfır ve verimi düşüktür. Hastalığın şiddetli olduğu durumlarda bitkiler ölmektedir. İşte bitkilerdeki hastalık nedenleri ve tedavi yolları ile ilgilenen bilim dalı “Fitopatoloji”dir. Bu ünite kapsamında fitopatolojinin konularının neler olduğunu, bitkilerde hastalanma olayının nasıl gerçekleştiğini ve bunu etkileyen faktörlerin neler olduğunu inceleyeceğiz.

Bitki Hastalıkları Ekonomiyi Nasıl Etkiler? (bilgi amaçlı eklenmiştir.)
Bir yerde ne kadar çok çeşitli bitki yetiştiriliyorsa, ya da aynı tarım alanından ne kadar yoğun ürün alınıyorsa, sulu tarım oranı kuru tarıma göre ne kadar fazla ise, hastalık çeşidi ve bu hastalıkların etkisi de o kadar çok olacaktır. Bitki hastalıkları ne kadar önlem alınırsa alınsın yok edilemez, ancak önemsiz düzeye indirilebilir, yani kontrol altına alınabilir
Bitkisel üretimdeki kayıplar iki şekilde olmaktadır:
- Üretim, hasat ve işleme sırasında ürünlerin nicelik ve nitelikleri bakımından uğradığı kayıplar,
- Üretime olan etkisi hemen veya birkaç yıllık bir devrenin sonunda arazi bozulması nedeniyle ortaya çıkan kayıplardır.
Bitkisel üretim kayıplarının önlenmesi bir noktada onların hastalık ve zararlılar nedeni ile uğradığı kayıpların önlenmesiyle gerçekleştirilebilir.
Bitki hastalıklarının ekonomik önemi denilince ilk olarak, bunların neden olduğu kayıpların oranı ve değeri aklımıza gelir. Bu konuda esas olarak toplam ekonomik önemi hesaplamak gerekir. Toplam ekonomik önem ise, yalnızca hastalıkların neden olduğu kayıplarda değil, bunları önlemek için sarfedilen her türlü korunma ve mücadele masralarını hesaba katmakla ifade edilebilir. Burada bizim için en önemli nokta hastalıklardan dolayı olan kayıpların saptanmasıdır. Bitki hastalıkları yüzünden oluşan gerçek kayıpları doğru olarak hesaplamakta ise bazı güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Çünkü hastalıkların yoğunluğu ve etkisi, yıldan yıla, mevsimden mevsime, bölgeden bölgeye değişmektedir. Ayrıca verime olumsuz etki yapan kötü hava şartları, kültürel önlemlerdeki eksiklikler ve hastalıklarla iştirak halindeki zararlılardan ileri gelen kayıpları hastalık kayıplarından ayırt etmek de güçtür. Bunlara ilave olarak değişik şahısların yaptıkları hastalık tahminleri arasında da farkların olması doğaldır.
Bitki hastalıkları ekonomiyi birkaç yönden etkilemektedir:
- Bitkiyi öldürüp verimi düşürür.
- Bitkiyi zayıflatıp kalitesini dolayısıyla pazar değerini düşürür.
- Hastalıkla mücadelede kullanılan yöntemler büyük işgücü gerektirir ve kullanılan kimyasalların yüksek fiyatlı olması maliyeti arttırır.
- İlaçların kalıntıları yararlı mikroorganizmaları olumsuz yönde etkiler ve çevre kirliliğine neden olur.
BİTKİLERDE HASTALIK TANIMI
Bitkilerde insan ve hayvanlardaki gibi benzer nedenlerle hastalanırlar ve aynı hastalık evrelerini geçirirler. Bitki normal çevre koşullarında herhangi bir hastalık nedenine maruz kalmadığı sürece sağlıklı ve normal yaşamını sürdürür. Ne zaman ki bitkiler herhangi bir hastalık nedenine maruz kalırlarsa normal hayat fonksiyonlarında oluşacak bir sapma veya bozulma sonucu hastalanırlar. Bitkilerde çimlenme ve gelişme, farklılaşma, topraktan su ve mineral maddelerin alımı, bunların üst organlara iletimi, fotosentez, solunum, madde birikimi ve üreme gibi fizyolojik olaylar vardır. Bu olaylar bitki sağlıklı olduğu sürece normal sınırlar içerisinde sürer gider. Ama herhangi bir nedenle bu olaylar normal sınırlar dışına çıkarsa bitki hastalanır. Bitkideki fizyolojik fonksiyonlar birbirine bağlı olaylar olduğu için herhangi bir yaşam fonksiyonunun bozulması ondan sonra gelen ve ona bağlı olan diğer fonksiyonlarda da bozulmaya neden olmaktadır.
Bitkiler canlı ve cansız hastalık etkenlerine maruz kaldığı zaman fizyolojik fonksiyonlarını yürüten bitki hücreleri ya tamamen aktivitelerini kaybeder veya aktivitelerinde değişim meydana gelir. Bunun sonucunda hücrelerin işlevlerinin bozulması veya hücrelerin ölmesiyle bitki hastalanır. İlk olarak bir veya birkaç hücrede lokalize olan bu durum gözle görülmez. Ancak bu reaksiyon kısa sürede daha geniş alanlara yayılarak daha fazla hücreyi etkiler ve bitkinin etkilenen kısımlarında çıplak gözle görülebilen değişimler meydana gelir. Bu görülen değişiklik hastalık belirtisidir. Bitkinin çevre koşullarına veya organizma enfeksiyonuna reaksiyonu sonucunda bitki hücrelerinin ve dokularının şeklinde ve fonksiyonunda ileri derecede değişim söz konusu olur ya da bitkinin bir kısmı veya tamamında ölüm meydana gelir.
Hastalanmada süre de çok önemlidir. Fizyolojik fonksiyonlarda ortaya çıkan bozukluk, bazı durumlarda hastalık nedeninin ortadan kalkması veya etkisiz hale gelmesi ile kısa sürer, bu durumda bitkide bir zarar meydana gelmez. O halde bitkilerdeki hastalanmayı şu şekilde tanımlayabiliriz. Hastalanma “normal sınırlar içinde seyreden yaşam fonksiyonlarının ya da fizyolojik aktivitelerin, bitkiye zarar verecek düzeyde ve sürede bozulmasıdır”.
Fizyolojik fonksiyonlarda meydana gelen bozulmanın kısa veya uzun süreli olması hastalanmanın geçici (reversibl) veya sürekli (irreversibl) olmasında etkili olmaktadır. Yazın çok sıcak havalarda geniş yapraklı bitkilerde gündüz saatlerinde gözlenen aşırı transpirasyon (terleme) yüzünden kaybettiği suyu köklerden aldığı suyla karşılayamaması nedeniyle bitkideki su dengesi bozulmakta ve bitkinin yaprakları aşağıya doğru sarkarak solgunluk belirtisi meydana gelmektedir. Ancak akşam saatlerinde bitkinin transpirasyon hızının normal düzeyine gelmesi ile bitkideki solgunluk belirtisi ortadan kalkmaktadır. Yine aynı şekilde uzun süre sulanmayan bitkilerde de solgunluk belirtisi görülmekte, bitkiler sulandığı zaman bu belirti ortadan kalkmaktadır. Bu şekildeki geçici solgunluklar, koşullar normale döndüğü zaman düzelen geçici hastalanmayı ifade etmektedir.
Ancak bazı durumlarda fizyolojik fonksiyonlardaki bozukluklar bitkinin ölümüne kadar devam etmektedir ki buna da sürekli hastalanma denilmektedir. Bu hastalanma şeklinde, hastalık nedeni patojenler “Hastalığa neden olan organizmalara verilen genel isim” bitkide kalıcı hasarlar meydana getirmektedir. Hastalık etmenleri bitki köklerinde ve bitkinin iletim borularında zarara neden olarak bu organların işlevlerini bozdukları takdirde bitkinin topraktan su alımını ve taşınımını engelleyerek sürekli bir solgunluğa neden olurlar.
Hastalık etmenleri tarafından enfekte (hastalık bulaşan) olan bitki dokusunun çeşidi (kök, gövde, yaprak vb.) etkilenecek fizyolojik fonksiyonları belirlemektedir (Şekil 1.2). Örneğin hastalık etmeni köklerden giriş yaparak buradaki hücrelerde bozulma ve ölümlere dolayısıyla kök çürüklüğüne sebep olmuş ise bu hücreler ya tamamen aktivitelerini kaybeder ya da aktivitelerinde değişim meydana gelir. Bunun sonucunda da kökler topraktan su ve besin alımı yapamazlar, aynı durum bitkinin diğer organ veya dokularında da söz konusudur. Bitkinin ksilem dokusunun enfeksiyonu sonucunda vasküler solgunluk “Bitkinin ksilen ve floem borularından oluşan iletim sisteminin zarar görmesi sonucunda ortaya çıkan solgunluk” ve bazı kanserler meydana geldiği durumlarda bitkinin üst kısmına su ve mineral taşınımı zarar görür. Bazı patojenler bitkinin ksilem ve floem dokularında çoğalıp gelişerek yukarıya doğru su taşınımı, aşağıya doğru şeker hareketini (sırasıyla) bu dokularda bloke eder.

Bitkinin toprak üstünde kalan yeşil aksamı enfekte olduğunda ise yapraktaki hücrelerin yapısı bozularak yaprakta değişik renklerde lekelenmeler, yanıklık, şekil bozukluğu gibi belirtiler ortaya çıkar ve fotosentez engellenir. Gövde kabuğunda ve sürgünlerde kanser olduğunda fotosentez ürünlerinin aşağıya doğru taşınımı olumsuz yönde etkilenir. Çiçek ve meyve enfeksiyonu olduğu takdirde ise üreme etkilenir. Çoğu hastalıkta etkilenen hücreler zayıfar ve ölür iken bazı hastalıklarda enfekteli hücrede bölünme hızlanır (hiperplasya) ve normal hücrelerden daha büyük hücreler, urlar (hipertrofi) meydana gelir.

Bazı bitkiler genç iken hastalıklara karşı aşırı hassastır. Yaşlandıkça güçlenir,direnç kazanırlar. Ekolojik şartlarda bazen etmenin gelişmesini durdurabilir. Fidelerde “Çökerten” adı verilen hastalıkta bu durum her zaman görülebilir. Zayıf bir bitki hastalanabilmekte, fakat daha sonra hastalığa karşı direnç kazanınca ve hastalık etmeni gelişmeden geri kalınca sağlığına kavuşabilmektedir. Yabani bitki formları, istisnalar olmakla beraber genel olarak hastalıklara karşı kültür bitkilerinden daha dayanıklıdır. Zira bunlar ekolojilerine daha çok uymuşlardır. Bitkilerin, insan ve hayvanlara oranla hastalıklara yakalanma şansları daha yüksektir. Bunun başlıca nedenleri:
- Bitkiler hareketsiz olduklarından, hastalıklardan kaçamazlar.
- Bitkilerin dış yüzeyleri, insan ve hayvanlara oranla daha geniştir.
- Bitkiler insan ve hayvanlar gibi dış etkenlere ve patojenlere karşı kendiliklerinden korunma olanaklarına sahip değillerdir.
Bitkilerde hastalıklara karşı uygulanan yöntemler bitkiyi detavi değil, onu hastalıklardan korumaya yöneliktir.
Fitopatoloji’nin çalışma konularını şunlar oluşturur;
- Bitkilerde hastalık nedeni olan canlı ve cansız etkenler,
- Hastalıkların oluşumu,
- Hastalık etmenleriyle bitkiler arasındaki ilişkiler,
- Bitkileri hastalık etmeninden koruma yolları,
- Bitki hastalıklarının tedavi yöntemleri.
PARATİZM VE HASTALIK GELİŞİMİ
Doğada bütün canlılar birbirleri ile karşılıklı bir etkileşim içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir. Mikroorganizmalar genellikle oluşturdukları zararlar ile daha çok dikkat çekmektedirler. Nitekim mikroorganizmalar insan, hayvan veya bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olmaktadır. Ancak, doğal denge içerisinde her bir organizmanın farklı işlevi bulunmakta veya insan yaşamının farklı alanlarında kullanılmaktadırlar. Örneğin, çeşitli mikroorganizmalar doğadaki organik maddeleri parçalayıp bunları bitkilerin alabileceği forma dönüştürmekte, bazı şapkalı funguslar insanlar için gıda kaynağı olarak kullanılmakta, çeşitli peynirlere aroma vermesi için mikroorganizmalar ilave edilmektedir. İlaç endüstrisinde de çeşitli mikroorganizmalardan yararlanılmaktadır.
Bitkilerde hastalık oluşturan patojenler insan ve hayvanlarda hastalıklara neden olan organizmalarla aynı grupta yer almaktadır. Bitkiler aynı zamanda çok sayıda diğer bitkilerin de saldırısına hedef olmaktadır. Genel olarak bitkilerde hastalık oluşturan patojenlerin insanları veya hayvanları etkilemediği bilinmektedir. Enfeksiyon hastalıklarında patojen hastalıklı bitkiler üzerinde hızla gelişir ve çoğalır, hastalıklı bitkilerden sağlıklı bitkilere yayılarak onları da hastalandırır. Hastalık gelişimine etki eden faktörlerin birbiri ile gösterdiği uyumun derecesine bağlı olarak patojenler dar veya geniş alanlarda epidemilerin oluşumuna neden olurlar.
Enfesiyon Hastalığı: Bir patojen tarafından bitkinin enfekte edilmesi sonucu oluşan bulaşıcı hastalık.
Epidemi: Herhangi bir hastalığın geniş alanlardaki bitkilerde yaygın ve şiddetli olarak ortaya çıkması, salgın hale geçmesi durumu.
PARATİZM VE PATOJENİSİTE
Doğadaki organizmalar ihtiyaç duydukları gıda maddelerini farklı yollarla temin ederler. Bazı organizmalar diğer organizmaların üzerinde veya içerisinde yaşamlarını sürdürürken ihtiyaç duydukları gıda maddelerini sağlarlar. Bu tür organizmalar parazit olarak isimlendirilir. Parazitin gıda maddelerini konukçudan temin etmesi ise parazitizm olarak bilinmektedir. Bitki paraziti olan organizmalar bitkiler üzerinde gelişir ve çoğalırlar. Bitkilerde parazit olarak yaşayan bu organizmaların ihtiyaç duydukları su ve gıda maddelerini konukçusu olan bitkilerden temin etmeleri sonucukonukçularının hayat olayları seyrini, dolayısı ile konukçunun gelişimini ve üremesini olumsuz yönde etkilerler. Çoğu zaman parazitizm patojenisite ile yakın ilişkili bir durumdur. Hastalığı oluşturmak için gerekli şartların oluşması durumunda bir parazitin konukçuya saldırması ve istila etmesi, hastalık gelişimi ile sonuçlanır.
Çoğu bitki hastalığında bitkide ortaya çıkan zararın derecesi, parazit tarafından konukçudan gıda maddelerinin temin edilmesinin vereceği zarardan daha fazla olmaktadır. Bu durum parazit tarafından salgılanan veya parazitin uyarısı sonucu konukçu tarafından oluşturulan çeşitli maddelerden kaynaklanmaktadır. Bu tür maddelerden etkilenmiş bitki dokularında solunum, hücre bozulması veya parçalanması, solma, anormal hücre bölünmesi ve genişlemesi, klorofil gibi özellikli maddelerde bozulmalar artmaktadır. O halde bir parazit tarafından konukçu bitkide oluşturulan zarar, her zaman parazitin konukçudan temin ettiği gıda maddesi miktarı ile orantılı değildir. Bu nedenle patojenisite, bitkinin bir veya daha fazla temel fonksiyonunu engellemek üzere parazitin kabiliyetini veya yeteneğini ifade etmektedir.
Parazit: Diğer bir organizmanın üzerinde veya içerisinde yaşayarak ihtiyaç duyduğu gıda maddelerini sağlayan organizma.
Parazitizm: Parazit tarafından ihtiyaç duyulan gıda maddelerinin konukçusundan temin edebilme durumu.
Patojenisite: Bir patojenin hastalığa neden olabilme yeteneği
BİTKİLERDE HASTALIK GELİŞİMİ
Bir patojen saldırısına maruz kalan veya abiotik faktörlerden (sıcaklık, nem, dolu, don, toprağın fiziksel ve kimyasal yapısı, havaya karışan atık maddeler vs.) etkilenen bitkide hastalık oluşabilmektedir. Patojen saldırısı sonucu bitkilerin hastalanması doğada daha yaygın olarak görülen bir durumdur. Bir bitkide hastalık oluşabilmesi için her şeyden önce patojenle konukçu bitkinin temas haline gelmesi gerekir. Hastalık için patojen ve konukçunun bulunması sadece yeterli olmamakta, ayrıca patojenin bitki ile temasa geçtiği dönemdeki çevre şartlarının da hastalık gelişimi için uygun olması gerekmektedir. Patojenle konukçunun temasa geçtiği dönemde havanın çok sıcak, soğuk veya kuru olması durumunda patojen bu saldırısında başarısız olur veya bitki patojenin bu saldırısına dayanıklılık gösterebilir. Bu durumda patojenle konukçu bitki temas haline gelmesine karşın hastalık gelişemez. Bir hastalığın oluşabilmesi patojen ve konukçu faktörlerine ilaveten üçüncü bir faktör olarak çevre şartlarının hastalığın gelişebilmesi için uygun sınırlar içerisinde bulunmasına bağlıdır. Her üç faktör de önemli değişkenler içermekte, hastalığın oluşabilmesi için bu faktörlerin birbiri ile uyum içerisinde olması gerekmektedir. Bu faktörler arasındaki uyumun derecesi bir bitkide veya bir bitki populasyonunda görülen hastalığın şiddet derecesini etkiler. Bir başka deyişle hastalık oluşumu için gerekli faktörler arasındaki uyumun derecesi hastalığın derecesini belirler.
Konukçu açısından değerlendirildiğinde konukçunun patojene hassasiyetinin derecesi, patojenin geldiği dönemde konukçunun genç veya yaşlı dönemde olması veya geniş alanlarda genetik olarak benzer bitkilerin yetiştirilmesi gibi hususlar bir patojen tarafından oluşturulan hastalığın gelişim oranını arttırır veya azaltır. Patojen açısından ise mevcut ırkların virulenslik derecesi, patojenin inokulum miktarının az veya çok oluşu, patojenin gelişme sağfhası, ince bir tabaka şeklinde bitki yüzeyinde su bulunması veya eğer varsa patojene özgü vektör mevcudiyeti gibi hususlar hastalık gelişiminde önemli unsurlardır. Hastalığın oluşumunda rol oynayan üç faktörün birbiri ile olan ilişkisi bir üçgen ile temsil edilmekte ve hastalık üçgeni olarak isimlendirilmektedir. Üçgenin her kenarı patojen, konukçu ve çevre faktörlerinden birini, üçgenin alanı ise bir bitkide veya bitki populasyonundaki hastalık miktarını temsil etmektedir (Şekil 2.1). Üçgende her kenar uzunluğu hastalık oluşumu için gerekli faktörlerin uygunluğuna paralel olarak değişkenlik göstermektedir. Konukçu bitki türü hassas, konukçu gelişmesinin hassas döneminde veya konukçu yoğun bir şekilde yetiştiriliyorsa üçgenin konukçuyu temsil eden kenarı uzun olacak, buna bağlı olarak da hastalık miktarı artacaktır. Konukçu açısından bu şartların tersi oluştuğunda ise konukçuyu temsil eden kenarı kısa olacak, hastalık miktarı da azalacaktır. Benzer şekilde patojen virulent, bol ve aktif dönemde ise patojen kenarı uzun olacak ve hastalık miktarı artacaktır. Uygun çevre şartlarının (sıcaklık, nem vs.) olması patojen açısından avantaj oluşturacak veya konukçunun dayanıklılığını azaltacak, bunun sonucunda çevre faktörlerini temsil eden kenar uzunluğu ve buna bağlı olarak hastalık miktarı artacaktır. Üç faktörden birinin sıfır olması durumunda ise hastalık oluşmayacaktır.

BİTKİLERDE HASTALIK GELİŞİM DÖNEMLERİ
Bitki hastalık nedenlerinin büyük çoğunluğu bulaşıcı karakterde olup çeşitli patojenler tarafından oluşturulmaktadır. Patojenin hayat dönemi ve doğadaki davranışlarının bilinmesi hastalık gelişimini anlamak ve mücadele yöntemlerini belirlemek için zorunludur. Her enfeksiyon hastalığında patojenin konukçu bitkide oluşturduğu hastalığın gelişimini ve doğada devamını sağlayan ve nispeten birbirini takip eden seri olaylar zinciri bulunmaktadır. Zincirleme şekilde süre gelen bu olaylara hastalık devri adı verilmektedir. Bu olaylar bir vejetasyon periyodunu içine alan ve bir vejetasyon periyodundan gelecek periyoda kadar olan süreç içerisinde patojenin gelişim dönemlerini ve bitkide meydana gelen değişiklikleri içermektedir.
Hastalık devri;
- İnokulasyon,
- Penetrasyon,
- Enfeksiyon,
- Konukçu bitkide patojenin gelişmesi,
- Patojenin çoğalması,
- Patojenin yayılması,
- Kışlama, olmak üzere yedi dönemden oluşmaktadır (Şekil 2.2).

Fitopatoloji bitki hastalıklarını 5 ana bölümde inceler:
- Simptomatoloji: Hastalık belirtileri bilimi
- Etioloji: Hastalık nedenleri bilimi
- Patoloji: Hastalık oluşumu bilimi
- Epidemiyoloji: Hastalık salgınları bilimi
- Hijyen ve terapi: Bitkileri hastalıklardan koruma ve tedavi yöntemleri.
- Simptomatoloji
Cansız ve canlı hastalık etmenleri bitki fizyolojisinde anormal ilişkilere neden olur. Bunun sonucu bitkilerde yapısal bazı değişiklikler ortaya çıkar.
Bir bitkide ortaya çıkan ve hastalık için karakteristik olan belirtilerin tümüne “Sendrom”, sendromu oluşturan bitkilerin her birine “Simptom” denir.
Belirtiler gözle görülebilir ve gözle görülemeyen belirtiler olmak üzere iki grupta toplanırlar:
Gözle görülebilir belirtiler: Bitkilerin kök, gövde, yaprak ve meyve gibi değişik organlarında oluşabilir.
Gözle görülemeyen belirtiler: Hücre ve dokularda anca mikroskop altında incelendiğinde fark edilebilen belirtilerdir.
Gözle görülebilen morfolojik simptom, hastalıklarının tanısında yol göstericidir. Bu simtopmlar üç grupta incelenirler;
- Nekrotik simptomlar,
- Hipoplastik simptomlar,
- Hiperplastik simptomlar.

1.1. Nekrotik Simptomlar
Protoplastların zarar görmesi sonucu hücre veya dokuların ölmesi ile ortaya çıkan koyu renkli alanlara “Nekroz” denir.
Hücre ölümlerinden hemen önce oluşan sararma, solgunluk ve sulanma gibi belirtiler bu grup içerisinde ele alınır.
Nekrotik simptomların baçlangıçları şunlardır:
Sararma(Kloroz): Bitkilere yeşil rengini veren klorofil oluşumundan sorumlu kloroplastların zarar görmesi sonucu, normalde yeşil renkte olan doku ve organların sarı renk almasıdır.

Solgunluk: Bitkilerin transpirasyonla kaybettikleri suyu karşılayamamaları sonucu hücrelerin turgorunu “Turgor: bitki hücrelerinin saf suya konmasıyla içine su alarak, şişmesi ve hücrenin çeperine basınç yapması olayı” kaybederek pörsümesidir. Çeşitli nedenlerle bitkinin aşırı su kaybetmesi, iletim demetlerinin tıklanması, su iletiminin aksaması yada topraktan yeterince su alamaması gibi durumlarda solgunluk ortaya çıkar.

Sulanma (Hidrosis): Çeşitli faktörlerin etkisiyle hücrelerden çıkan suyun hücreler arasındaki boşluklara dolması sonucu, dokuların şeffaf bir görünüm almasıdır. Bunu çürüklük, lekelenme gibi diğer nekrotik simptomlar izler.

Yanıklık: Canlı veya cansız çeşitli hastalık etmenlerinin etkisi sonucu bitki dokularının hızla su kaybederek kurumasıdır.

Lekeler: Bitkilerin yaprak, çiçek ve meyve gibi organlarında görülen ve genellikle daha koyu renkte bir sınırla çevrili olan, açık veya koyu renkli belirgin nekrotik alanlardır. Hastalık etmenleri değişik tip ve büyüklükte lekelere neden olabilirler. Bazen küçük lekeler birbirleriyle birleşerek daha büyük lekeler oluşturabilirler. Lekeyi oluşturan ölü doku çatlayıp dağılarak saçma deliği şeklinde delikler meydana gelebilir. Yaprak ve çiçeklerde yüzeysel lekeler oluşurken, dal ve meyvelerdeki lekeler daha çökük tipte olur.

Kanser yaraları: Gövde veya köklerdeki kabuk ve korteks dokularında çeşitli etmenlerin etkisi ile oluşan sınırlı nekrozlara kanser yarası denir. Bu nekrotik yara dokusu genellikle kallusla çevrilidir ve bu şekilde etrafındaki sağlıklı dokudan ayrılır. Patojenlerin neden olduğu kanserlerde, patojenin ve yarayı kapatmaya çalışan kallus dokusunun karşılıklı faaliyetleri sonucu iç içe şişkinlikler şeklinde, derin ve açık kanser yaraları oluşur.


Çökerten:
Bitkinin ölümüne neden olan simptomdur. Fidelik ve fidanlıklarda genç bitkilerin toprak düzeyine yakın kök ve kök boğazı dokularında toprak kökenli patojenlerin oluşturduğu ani ve şiddetli nekrozlar sonucu bitkilerin kısa sürede solarak kök boğazlarından kıvrılarak toprak üstüne devrilerek ölmesidir. Fideliklerde bazı kısımlarda hastalığın şiddetli ve yoğun olması sonucu bu kısımlarda oluşan toplu ölümler fideliklerde yer yer boşalmalara neden olmaktadır.
Çürüklük: Tohum, soğan, yumru, kök, meyve gibi değişik bitki organlarında, dokuların yapılarının bozulması suretiyle dağılmasına “çürüme” denir. Çürüyen doku üzerindeki değişik renklerdeki gelişme ve çürüklüğün sulu ya da kuru oluşu bize çürüklüğe neden olan etmenler hakkında fikir verebilir. Funguslar genelde kuru, bakteriler sulu çürüklüğe neden olur. Bazı meyve hastalıklarında, meyveler çürürken hızla su kaybederek büzüşür ve kururlar, buna “mumyalaşma” denir.


Akıntı: Çeşitli nedenlerle zarar görmüş bitki dokularından çıkan sıvılara akıntı denir. Akıntılar, bitki hücre zarlarının erimesiyle hücre öz suyunun akması şeklinde olabildiği gibi bazı bakteriyel hastalıklarda nemli koşullarda yaralardan bakteri hücrelerini içeren sümüksü sıvının akması şeklinde de olabilir. Olumsuz çevre koşullarının neden olduğu fizyolojik bozukluklarda ise şekerli maddeler içeren bir akıntı görülür. Nemli koşullarda bu akıntı üzerinde saprofit fungusların çoğalmasıyla ortaya çıkan siyahlaşmaya ise fumajin denir.

Geriye Doğru Ölüm:
Genelde meyve ve orman ağaçları gibi çok yıllık bitkilerde görülür. Bu bitkilerde dalların veya sürgünlerin uçtan itibaren aşağıya doğru kurumasıdır, bitkinin ölümüyle sonuçlanabilir. Bu simptomlara genelde fungal ve bakteriyel etmenler neden olmaktadır.
1.2. Hipoplastik Simptomlar
Bitki organ ve dokularının tam olarak gelişememesi ve hastalıklı kısimların normalden daha küçük ya da açık renkli olmasına hipoplasya denir.
Cüceleşme: Bitkilerin normal büyüklüklerine ulaşamaması halidir. Canlı ve cansız birçok etmen bitkilerde cüceleşmeye neden olabilir.

Rozetleşme: Bitkilerde boğum aralarının uzayamaması halidir. Yapraklar kısa gövdelerin ucunda çiçek taç yaprakları gibi bir arada oluşurlar. Bu belirtiye kamçılaşma da denir.

Durgunluk: Bitki organlarının tam olarak gelişememesi durumudur. Bitkinin çiçek veya meyvelerinin gelişememesi şeklinde belirli bazı organlarda oluşabildiği gibi bitkinin tümünü de etkileyebilir.

Beyazlaşma (Albikasyon) Bitkilerde klorofilin oluşamaması nedeniyle tamamen renksizleşme halidir. Bu durumda normalde yeşil olan renk beyaza döner.

Sarılık (Kloroz): Klorofilin tam olarak oluşamaması nedeniyle ortaya çıkan sararmadır.

Etiolasyon: Yeterli miktarda ışık almayan bitkilerde yaprakların normalden küçük, gövdenin ince, uzun ve dokuların klorozlu veya beyazlaşmış olmasıdır.

1,3. Hiperplastik Simptomlar
Bitkilerin bazı organlarında ya da tamamında boy veya renk bakımından normalin üzerinde bir gelişme ya da bitki organlarında şekil değişikliği olması veya bazı organların zamanından önce gelişmesi hiperplastik simptomları oluşturur. Bir dokuyu oluşturan hücrelerin sayısındaki anormal artışa “hiperplasya“, bunun sonucunda bir organın aşırı gelişmesine ise “hipertrofi” denir.
Aşırı Büyüme (Gigantizm): Hücre, doku ya da organların aşırı büyümesidir. Yaprak, meyve veya yumrularda, epidermis ve altındaki dokuların aşırı gelişmesiyle kabarık, pürüzlü, sertleşmiş yapılar oluşur ki bu belirtiye uyuz denir. Hastalık etmenlerinin zararlı etkisiyle, gövde ve köklerde ortaya çıkan aşırı büyüme sonucu oluşan şişkinliklere “ur” veya “gal“, yaprak damarları üzerinde oluşan kulak şeklindeki çıkıntılara ise “enasyon” denilmektedir.

Anormal Renklenme: Normal olarak klorofil bulunmayan dokularda klorofil oluşumu, klorofil fazlalığı sonucu mavi-yeşil renk oluşumu veya antosiyanin pigmentlerinin fazlalığı nedeni ile kırmızı ya da mor renk oluşmasıdır.

Bazı Dokuların Zamanından Önce Oluşması: Sürgünlerin normal zamanından önce gelişmesi ya da yaprak ve meyve saplarının dip kısımlarındaki süberin dokusunun erken oluşmasıdır,
[GÖRSEL YÜKLENMEDİ]
Dokularda Anormal Gelişme: Çiçek organlarının yaprak haline dönüşmesi, olgun bitkilerde fide yaprakları gibi küçük, genç yaprakların gelişmesi ya da tohumların normalden farklı bir yerde oluşmasıdır.

2. Etioloji
Bitkilerde hastalığa neden olan etmenlerin sınıflandırılmaları, isimlendirilmeleri, yaşam ve zarar şekilleri ve hayat dönemleri etioloji içinde ele alınır.
Hastalık etmenleri iki grup altında incelenir:
– Olumsuz çevre ve yetiştirme koşullarının ele alındığı cansız hastalık etkenleri ve
• Bitkiler üzerinde ya da çevresinde çoğalarak bitki gelişimini sınırlayan canlı hastalık etmenleri,
Cansız hastalık etkenlerinin neden olduğu hastalıklar geri dönüşümlüdür yani hastalığa neden olan olumsuz koşul ortadan kaldırıldığında hastalık belirtilerinde gerileme olabilir, bitki yeniden sağlıklı gelişimini sürdürebilir. Ayrıca, bu gruptaki hastalık etmenleri hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkiye bulaşmaz. Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık nedeni olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca buluşabilir ve bu Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık nedeni olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca buluşabilir ve bu suretle hastalık bir bölge içindeki bütün bitkilere ya da bir yerden bir yere taşınıp yayılabilir.
Bitkilerde hastalık meydana getiren etmenler şu şekilde sınıflandırılabilir;

A- Cansız hastalık etkenleri;
- Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar,
- Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar,
- Zararlı atmosfer olayları,
- Işık azlığı veya fazlalığı,
- Uygun olmayan toprak sıcaklığı,
- Toprak reaksiyonu,
- Toprak neminin azlığı veya fazlalığı,
- Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları,
- Zararlı endüstriyel atıklar,
- Hatalı tarımsal uygulamalar,
B- Canlı hastalık etmenleri;
- Funguslar,
- Bakteriler,
- Virüsler,
- Parazit bitkiler ve yabancı otlar.
2.1. Cansız Hastalık Etkenleri
Her bitki türünün kendi genetik yapısından kaynaklanan ekolojik istekleri vardır. Çevre faktörlerinden biri ya da birkaçı uygun olmadığında bitki fizyolojisinde olumsuz değişiklikler meydana gelir ve hastalık durumu ortaya çıkar. Olumsuz faktörün şiddetine ve süresine bağlı olarak bitkilerde ortaya çıkan hastalık belirtileri bazen hafif olarak görülebilir, koşullar normale döndüğünde bitki sağlıklı gelişimini sürdürebilir, bazen de bitkinin ölümüne neden olabilecek kadar şiddetli olur.
Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar
Bitkilerin büyük bir çoğunluğu 15-30 °C dereceler arasında sağlıklı gelişmelerini sürdürürler. Farklı tür ve yaştaki bitkiler ile, değişik bitki organlarının sıcaklık istekleri ve buna bağlı olarak da ekstrem sıcaklıklardan etkilenmeleri farklılık gösterir.
Genelde yüksek sıcaklık bitkilerde daha ani ve şiddetli zarar meydana getirir. Fakat doğada bu tip zarar sık görülmez. Yüksek sıcaklıkta bitki fizyolojisinde önemli işlevi olan bazı enzimlerin ve bitki hücrelerindeki proteinlerin yapıları bozulur. Bitki hücrelerinin ani olarak su kaybetmesi sonucu protoplazmanın yapısı bozulur, hücre zarı yırtılır. Ayrıca hücrelerde bazı toksik bileşikler oluşur. Bütün bu etkiler sonucu bitkilerin değişik organlarında solma, kuruma, yanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar.
Ülkemizde son yıllarda bağ, zeytin, kayısı, ceviz, antep fıstığı gibi ekonomik öneme haiz ürünlerde verim ve kaliteyi olumsuz etkileyen en önemli zararı Nisan-Mayıs aylarında görülen ilkbahar geç donları neden olmaktadır.
Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar
Doğada bitkiler için asıl zararlı olan, toprak neminin eksik ya da çok fazla oluşudur. Nispi nem o kadar önemli değildir. Fakat, ender de olsa nispi nem eksikliğinin de bitkilerde zararlı etkisi görülebilir.
Nispi nem düşüldüğü, yüksek sıcaklık ve rüzgarla birlikte olduğunda, bitkilerde aşırı su kaybı nedeniyle, yaprak uçlarında ve kenarlarında yanıklıklar, genel solgunluk ve meyvelerde pörsüme ortaya çıkar. Saksı bitkilerinde, özellikle kaloriferli evlerde, nispi neminimum %15’e kadar düşmesi sonucu solgunluk, alt yapraklarda yanıklık, yaprak dökümü, çiçeklerde solma ve dökülme olur.Yüksek nispi nem bitkilerde doğrudan ve dolaylı zararlara neden olur. Nispi nemle birlikte toprak neminin fazla olması sonucu bitkilerde parankima hücreleri uzayarak “entümesans” denilen oluşturur. Bunlar yaprakların alt yüzünde, dallarda, nadiren de de çiçek, meyve ve meyve saplarında görülür.
Yüksek nispi nemin dolaylı etkisi de fungusların enfeksiyonu için uygun ortam oluşturmasıdır. Bazı funguslar, özellikle mildilyö hastalığı etmenleri, ancak çok yüksek nispi nem koşullarında, yapraklar üzerinde su damlası olduğunda enfeksiyon yapabilirler.
Aşırı nem sonucu oluşan sis de fungal hastalıkların gelişimini teşvik eder. Yağmur ise hasada yakın dönemde bitkiler için zararlı hasadını geciktirir ve tarlada kalan ekinlerde aşırı nemin etkisi ile başaklarda saprofit funguslar gelişir. Meyvelerde ise olgunlaşma döneminde kabuk çatlamaları görülebilir,
Şiddetli yağmur: ekinlerin yatmasına, bitkilerin yapraklarının yırtılmasına neden olur. Ayrıca hastalık etmenlerinin sporlarının taşınmasını sağlar
Dolu, aynı şekilde bitki dokularında yaralar açar, yaprak, çiçek ve meyveleri tahrip eder. Açılan yaralar patojenlere giriş kapısı olur.
Kar ise fazla yağdığı zaman ağaçlar üzerinde ağırlık yaparak ince dalların kırılmasına neden olur.
Zararlı Atmosfer Olaylar:
Hava hareketlerinin yani rüzgarların dolaylı etkisi, hastalık etmenlerinin sporlarını ve yabancı ot tohumlarını uzun mesafelerde taşımak şeklindedir. Ayrıca hastalıklı bitkiler rüzgar vasıtasıyla sağlıklı bitkilere temas eder, böylece virüs hastalıkları bitkiden bitkiye mekanik olarak taşınmış olur.
Şiddetli rüzgarların zararı daha fazla olup, yaprak, çiçek ve meyve dökümüne, dalların kırılmasına, ekinlerin yatmasına neden olur.
Yıldırımlar ise düştükleri alanlarda bulunan bitki örtüsünün yanarak tahrip olmasına neden olurlar.
Işık Azlığı veya Fazlalığı:
Bitkilerin gelişmesi için en önemli faktörlerden biri de ışıktır.
Işık fazlalığı çok sık görülen bir durum değildir. Ancak yüksel, dağlık yerlerde, bazı bitkilerde zararlı olabilir. UV ışınlar yeterince süzülemediği için yapraklarda yanıklıklara neden olur.
Işık eksikliği daha sık görülen bir durumdur. Yeterli miktarda klorofil oluşamadığı için bitkilerin doğal yeşil rengi kaybolur, açık yeşil, sarı yapraklar oluşur. Bitki gelişimi geriler, boğum araları uzar, gövdeler incelir. Bazen yaprak ve çiçek dökümü olur. Işık azlığı nedeniyle ortaya çıkan bu duruma “etiolasyon” denir. Kapalı havalarda seralarda, sık ekilmiş bitkilerde veya meyve bahçelerinde ağaçlar altında yetiştiricilik yapıldığında bitkiler etiole olabilir. Evde yetiştirilen süs bitkilerinde de zaman zaman bu durum görülebilir. Etiole olmuş bitkiler zayıf geliştikleri için hastalıklara da kolaylıkla yakalanırlar.
Uygun Olmayan Toprak Sıcaklığı:
Ortam sıcaklığına bağlı olarak toprak sıcaklığı da değişiklik gösterir.
Toprak sıcaklığının fazla olması yumrulu bitkilerde, yumruların iç kısmına nekroza neden olur.
Atmosver ısısına bağlı olarak toprak ısısının normalin altına düşmesi tohumların çimlenmesini geciktirir. Bu da tohumların daha uzun süre toprak patojenlerinin saldırısına maruz kalmasına neden olur.
Toprak içinde bulunan suyun donması da bitki köklerinin sıkışıp yaralanmasına veya ince köklerin kopmasına neden olur. Bu şekilde yaralanmış köklerden sekonder patojenlerin girişi kolaylaşır, bunlar da kök çürüklüğüne neden olur. Toprak sıcaklığı toprakta bulunan mikroorganizmalar açısından da önemlidir. Bunlardan bazıları sıcak topraklarda bazıları ise nispeten serin topraklarda daha iyi gelişirler. Bunun sonucunda bazılarının popülasyonları artarken diğerlerininki azalır. Eğer popülasyonu artan mikroorganizmalar bitki patojeni ise bitkilerin aleyhine bir durum ortaya çıkar.
Toprak reaksiyonu
Toprakta anyon veya katyon halinde çok sayıda element bulunur. Bunların farklı bölge topraklarındaki miktarları değişiktir, Elementlerden bazılarının az, bazılarının daha fazla bulunması toprağın asit ya da alkali karakterde olmasına neden olur.
Bazı bitkiler aside, bazıları ise alkaliliğe duyarlıdır. Genellikle 4 ile 8 arasındaki pH aralığında bitkiler iyi gelişirler.
Asit topraklarda bazı bitkilerde gelişme yavaşlar. Ayrıca, böyle topraklarda mineral tuzlar yüksek oranda çözündükleri için bitkilere toksik etki yaparlar, ya da bitkilerin ihtiyacı olan elementlerin alımını engelleyerek besin noksanlığı belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Asit topraklarda toksisitesi görülen elementler bor, bakır, mangan, alüminyum ve demirdir. Bakır ve mangan toksisitesi aynı zamanda demirin bitki tarafından alimin’ önler ve demir noksanlığına neden olur.
Sodyum tuzlarının, özellikle sodyum klorür, sodyum sülfat ve sodyum karbonatın toprakta fazla miktarda bulunması ise toprak pH’sını yükseltir ve alkali zararına neden olur. Sekerpancarı, yonca gibi bitkiler alkali toksisitesine dayanıklı oldukları halde, buğday ve elma gibi bazı bitkiler oldukça duyarlıdırlar. Alkan zararı hassas bitkilerde Horoz, cüceleşme, yaprak yanıklığı, solgunluk ve fide ölümleri şeklinde görülebilir.
Toprağın asit ya da alkali karakterde oluşu toprakta bulunan patojenler açısından da önem taşır. Bakteriler asitde oldukça dayanıksızdır, bu nedenle nötr veya hafif alkali toprakları tercih ederler. Funguslardan bazıları, örneğin Pythium türleri alkali topraklarda, Plasmodlophora brossicoe gibi bazı funguslar ise asit topraklarda daha iyi gelişirler.
Toprak neminin azlığı veya fazIalığı
Toprak nemi ya da toprakta bulunan su miktarı ve buna bağlı olarak da toprağın hava kapasitesi bitkiler için hayati önem taşır. Bitkilerin normal olarak gelişebilmesi için toprakta yeterli miktarda su ve havanın olması gerekir. Bu dengenin bozulması, yani toprağın susuz kalması ya da çok fazla miktarda su bulunması nedeni ile hava kapasitesinin düşmesi bitkilerde hastalıklara neden olur.
Toprakların su tutma durumu toprak yapısı ile de ilgilidir.
Ağır, killi topraklar fazla su tutar. Kökler yeterince hava alamaz, bitkiler zayıf gelişir ve kök çürüklüğüne neden olan patojenlerin saldırısına karşı koyamaz. Köklerin çürümesiyle bitkinin üst kısmına su iletimi durur. Bu durum bir süre devam ederse bitkiler tamamen salarak ölebilirler. Toprak havasının çok az olduğu koşullarda, anaerobik mikroorganizmaların gelişmesi sonucu nitrit’ler gibi bitkilere toksik olan maddeler oluşur. Bunun yanında, oksijen eksikliğinden zarar gören hücreler seçici geçirgenliklerini kaybederler ve toksik metaller bitki tarafından alınır. Bu nedenlerle bitkilerde solgunluk görülür. Fazla sulanan saksı bitkilerinde de toprak nemi fazlalığı sonucu zarar ortaya çıkabilir. En tipik belirti alt yapraklardan başlayan ani yaprak dökümüdür. Ayrıca yapraklarda sararma olur. Bazı bitkilerde gövdede ve yapraklarda kahverengi veya siyah sulu lekeler meydana gelebilir. Köklerde ise siyahlaşma ve ölüm görülebilir. Rutubetli dönemlerde fazla sulamanın etkisiyle bitkilerde şişkinlikler de görülebilir. Genellikle gövdelerde veya yaprakların alt yüzeyinde damarlar boyunca, yeşilimsi beyaz, daha sonra kahverengileşip mantarımsı bir yapıya dönüşen, büyüyüp çoğalan hücre kitlelerindne oluşan şişkinlikle meydana gelir. Bunları önlemek için bitkiler düzenli olarak toprak kurudukça azar azar sulanmalıdır.
Kumlu topraklar su tutmazlar, hava kapasiteleri yüksektir. Böyle topraklarda veya kayalık, eğimli arazilerde toprak rutubetinin azlığı nedeniyle bazı bitkiler zarar görebilir. Yapraklarda açık yeşil-sarı renk oluşumu, cüceleşme, yapraklarda küçülme ve azalma, çiçek ve meyve dökümü olur. Kuraklık devam ederse bitkiler ölebilir. Tek yıllık bitkiler kuraklığa daha hassastır. Bununla birlikte çok yıllıklarda da gelişmede gerileme, yaprak ve filizlerde küçülme, yanıklık, yaprak dökümü, solgunluk ve ölüm görülebilir.
Hafif kumlu topraklar nem içeriği açısından çok dengesizdirler. Toprakta suyun az ya da fazla olması, sulamanın dengesiz yapılması bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olur. Domateslerde çiçek dibi çürüklüğü, salatalıklarda acılaşma, marullarda uç yanıklığı görülür. Yine domatesler de bir süre kurakta kaldıktan sonra olgunlaşma döneminde birden sulanırsa meyvelerde çatlaklar oluşur Elmalarda ise su düzensizliği sonucu acı çürüklük (bitter pit) denilen belirti ortaya çıkar.
Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları
Bitkiler normal gelişmelerini sürdürebilmek için bazı element-lere ihtiyaç duyarlar. Azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt gibi bitkilerin fazlaca kullandığı elementlere makro elementler; demir, bor, mangan, çinko, bakır, molibden ve klor gibi daha az kullanılanlara ise mikro elementler denir. Bu elementlerin toprakta yeterli miktarda bulunmaması bitkilerde besin maddesi noksanlığı hastalıklarına neden olur. Bunların normalden fazla bulunması ise toprak reaksiyonunu nötrden uzaklaştırır ve bitkilere toksik etki yapar.
Elementlerin fazlalığında meydana gelen zarar, elementin hücre üzerindeki doğrudan etkisi sonucudur. Bunun yanında bir elementin fazlalığı diğer bir elementin bitki tarafından alımını ya da fonksiyonunu engelleyebilir. Böylece bitki element eksikliğinden ötürü de zarar görür. Örneğin, normalden fazla sodyum, bitkilerde kalsiyum eksikliğine yol açar.
Bitkiler için önemli elementler, bunların fonksiyonları ve eksiklik ya da fazlalıklarından ileri gelen hastalıklar şunlardır:

Azot: Bitkiler tarafından fazla miktarda kullanılan bir elementtir. Bu nedenle yetiştiricilik sırasında gübre halinde toprağa verilmesi gerekir. Bitkiler azotu genellikle nitrat şeklinde, bazen de amonyak şeklinde alırlar. Bitki hücrelerindeki birçok maddenin içeriğinde; proteinlerde, enzimlerde, klorofilde ve solunum sisteminde bulunmaktadır.
Azot noksanlığında bitkiler zayıf ve açık yeşil renkte gelişirler.
Bitkiler Bodurlaşır, çiçek ve meyve oluşumu azalır. Azot noksanlığı belirtilerini ortadan kaldırmak için toprağa düzenli olarak azotlu gübreleme yapılması gerekir. Rotasyonda baklagillere yer verilmesi topraktan aşırı azot kaybını öder. Gereğinden fazla azot vermek de sakıncalıdır. Bitkiler gevrek ve sert bir yapıda olur, vegatatif gelişme ağırlık kazanır, çiçeklenme ve meyve oluşumu gecikir. Ayrıca bitkiler hastalık ve zararlıların saldırısına hassas hale gelirler.

Fosfor: Bitki hücrelerindeki birçok madde içinde; DNA ve RNA’da, ADP ve ATP içinde enerji mekanizmasında, solunum enzimlerinde, fosfolipidlerde (zarlarda) ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Noksanlığında ortaya çıkan belirtiler azot noksanlığı belirtilerine benzer. Bitkiler yine zayıf, ince gelişir. Yapraklar normal yeşil rengini kaybeder, koyu donuk, mavimsi yeşil bir renk alır, antosiyan birikimi sonucu yer yer mor lekelenmeler görülür. Bazen, alt yapraklarda bronzlaşma olabilir. Sürgünler ince, uzun, dik ve dönük gelişir.
Fosfor normalden fazla olduğunda ise bitkiler çinkoyu alamaz ve çinko noksanlığı belirtileri görülür.

Potasyum: Hücredeki birçok kimyasal reaksiyonda katalizör görevi yapar, enzimleri aktivite eder. Hücre geçirgenliğini, hücredeki iyon dengesini sağlar. Noksanlığında bitkilerde boğumlar arasında kısalma, sürgünlerde incelme, yaşlı yapraklarda kloroz ve uçlarda kahverengileşme, yaprak kenarlarına yakın kısımlarda kahverengi lekeler, etli dokularda uçlarda nekroz görülür. Şiddetli olduğunda geriye doğru ölümle sonuçlanır. Potasyum eksikliği daha çok süzek topraklarda ortaya çıkar. Toprağa potasyumlu gübre verilerek önlenir. Potasyum fazlalığında ise magnezyum noksanlığı ortaya çıkabilir.

Magnezyum: Kloroplastlarda klorofilin yapı maddesi olarak, mitokondrilerde ve birçok enzimin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak klorofil kaybı sonucu kloroz görülür. Önce yaşlı, sonra genç yapraklarda damarlar arasında kloroz oluşur, yaprak kenarları yeşil kalır. Yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılıp sonunda yapraklar dökülebilir. Magnezyum noksanlığı genelde kumlu topraklarda ortaya çıkar. Potasyum fazlalığında da magnezyum bitki tarafından alınmayabilir. Şeker pancar’, patates, domates ve meyveler hassastır. Yaprağa veya toprağa MgSO4 halinde birkaç uygulama şeklinde verilebilir.

Kalsiyum: Hücre zarlarının geçirgenliğini ayarlar. Birçok enzimin aktivitesiyle de ilgilidir. Noksanlığında özellikle bitkilerin büyüme uçları, sürgünler zarar görür. Genç yapraklarda şekilsizleşme, kenarlarında kıvrılma ve nekroz, kahverengi benekler oluşur. Bitkilerin kök sistemleri de zayıf olur. Ayrıca değişik bitkilerde farklı belirtilere neden olur. Patateslerde uçtan itibaren siyahlaşma, çok sayıda şekilsiz yumru oluşumu, çileklerde uç kısımda yanıklık ve ölüm, elma ve daha birçok meyvede acı çürüklük, marulda uç yanıklığı, kirazlarda ve havuçlarda çatlamalar, bakla gibi büyük taneli baklagillerde tohum bağlamama veya tohumlarda çökme, buruşma, tahıllarda yeni çıkan yaprağın kıvrık kalması, domateslerde çiçek dibi çürüklüğü gibi hastalıklar oluşur. Elma ve domateslerde ışık şiddeti azaltılarak kalsiyum noksanlığı belirtileri azaltılabilir. Bunun dışında toprağa kireç uygulaması da olumlu sonuç verir.

Bor: Hücre içindeki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte, şekerlerin taşınması ve hücre duvarı oluşumunda, kalsiyumun kullanılmasıyla ilgili rolü olduğu düşünülmektedir.
Noksanlığında uç sürgünlerindeki genç yaprakların dip kısımlarında renk açık yeşile döner, gövde ve yapraklarda şekil bozukluğu olur. Bitkiler bodurlaşır. Meyve, yumru, kök veya gövdelerde yüzey çatlakları ya da öz çürüklükleri meydana gelir. Değişik bitkilerde farklı belirtiler ortaya çıkar. Kerevizlerde gövde çatlakları, şeker pancarında öz çürüklüğü, turunçgillerde sert meyve oluşumu, elmalarda rozetleşme, geriye doğru ölüm ve meyvelerinde mantarımsı öz, yoncada sarılık ve tütün, domates, keten ve daha birçok bitkide tepe ölümleri görülür. Eksikliği daha çok kumlu, kireçli topraklarda ortaya çıkmaktadır. Toprağa veya yapraklara boraks uygulaması yapılabilir.
Bor, topraklarda gereksinimden beş kat fazla bulunduğunda bitkilere toksik etki yapar. Yapraklarda kloroz ve uçlarda koyu-kahverengi, siyah yanıklık olur. Patates, mısır, turunçgiller, çilek ve şeftali çok duyarlıdır.

Kükürt: Bitkilerde bazı amino asitlerin ve ko-enzimlerin yapısında bulunur. Protein sentezinde rolü vardır. Eksikliğinde ortaya çıkan belirtiler azot eksikliği belirtilerine benzer. Tek fark genç yaprakların daha hassas olmasıdır. Yapraklar açık yeşil veya açık sarı renkte olur. Gerektiğinde toprapa kükürt verilerek noksanlık giderilebilir.

Demir: Klorofil sentezinde katalizör olarak rol alır. Birçok enzimin, özellikle solunum enzimlerinin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak genç yapraklarda damarlar arasında kloroz ortaya çıkar, damarlar yeşil kalır. Şiddetli olduğunda damarlar da sararıp yapraklar tamamen kuruyabilir. Bitkilerin gelişmesinde gerileme olur. Demir noksanlığı daha çok kireçli topraklarda görülür. Demirli bileşikler kireç tarafından tutulup bitkinin yararlanamayacağı forma girdikleri için demir noksanlığı ortaya çıkar. Toprakta suyun fazla olması ve köklerin havasız kalmasıyla ya da ışığın çok fazla oluşuyla hücre özsuyunun alkali hale gelmesi de demirin bitki tarafından alımını engeller. Alkali topraklarda toprağı asit hale getirmek için bol ahır gübresi kullanılmalı, fazla güneş ışığını önleyecek şekilde budama yapılmalı ve toprağa veya yapraklara demirli preparatlar verilmelidir. Bu amaçla, karaboya (FeS04,1-3 kg / ağaç) ya da hazır demirli preparatlardan biri (Sequestrene 138 Fe, % 0.05- % 1; Fetrilon, %0.1-0.3) kullanılabilir.

Çinko: Şekerlerin oksidasyonuyla ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında yaprak damarları arasında kloroz görülür. Daha sonra bu yapraklar nekrotikleşir ve morumsu renge dönüşürler. Boğum araları kısalır, yapraklar küçülür, şekilsizleşir, rozetleşme veya kamçılaşma belirtileri ortaya çıkar. Meyve verimi de düşer. Hastalık birkaç yıl devam ederse kamçılaşan sürgün ve dallar kuruyarak ağaç ölüme doğru gidebilir. Ağaçlara durgun dönemde %5’lik (100 litre suya 5 kg), yapraklı dönemde %1’lik çinko sülfat (100 litre suya 1 kg ZnS04 + 0,5 kg sönmemiş kireç) püskürtülerek noksanlık giderilebilir.

Bakır: Birçok oksidatif enzimin yapısında yer alır. Noksanlığında bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Tahıllarda genç yaprakların uçlarında kuruma, kenarlarında kloroz meydana gelir. Yapraklar tam olarak açılamaz, kıvrık kalır, solgunluk oluşur. Başaklar normalden kısa ve şekilsiz olur, daneler buruşur. Turunçgillerde, yumuşak ve sert çekirdekli meyve ağaçlarında, yazın sürgünlerde geriye doğru ölüm, yaprak kenarlarında yanıklık, kloroz, rozetleşme gibi belirtiler ortaya çıkar. Sebzeler ise normal gelişme gösteremez. Meyve ağaçlarını paraziter hastalık etmenlerinden korumak için atılan Bordo Bulamacı (CuSO4) veya diğer bakırlı preparatlar, bakır noksanlığını kısmen giderir. Toprağa da bakır sülfat uygulanabilir. Bakırın fazlası da bitkilerde toksik etki yapar. Yapraklarda yanıklıklara neden olur.

Mangan: Solunum, fotosentez ve azot metabolizması ile ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında, demir noksanlığına benzer şekilde yapraklarda kloroz ortaya çıkar.Yalnız farklı olarak damarların olduğu kısımlar kalın bir bant halinde normal rengini muhafaza eder.Ayrıca yapraklar üzerinde nekrotik lekeler oluşabilir. Şiddetli durumlarda yapraklar kahverengileşerek kururlar. Organik, turba, kumlu topraklarda, yüksek pH ‘da mangan eksikliği görülür. Yapraklara MnS04 püskürtülmesi tavsiye edilir. Toprak asilliğinin çok yüksek olduğu yerlerde magnezyum ve kalsiyumun alamayışı nedeni ile mangan toksisitesi ortaya çıkar. Özellikle karnabahar, lahana ve arpa hassastır. Damarlar arasında düzensiz klorotik lekeler oluşur, daha sonra koyu kahve, mor veya siyah nekrotik lekelere dönüşür. Lekeler yaprak kenarlarında yoğundur ve yaprak kenarları içe doğru kıvrılabilir.

Molibden: Nitraz redüktaz enziminin önemli bir yapıtaşı olduğu bilinmektedir. Azot fiksasyonunda da rolü vardır. Noksanlığında şiddetli sararma ve cüceleşme görülür. Özellikle kavun bitkisi hassastır, meyve vermez. Haçlıgillerde şekilsiz, parçalı yaprak oluşumuna neden olur. Diğer birçok bitkide ise yapraklarda damarlar arasında parlak san-yeşil beneklenmeler, yaprak kenarlarında kıvrılmalar ve sonunda yapraklarda kuruma ve çökme şeklinde belirtiler oluşur. Toprağa amonyum molibdat uygulanarak bu belirtiler önlenebilir. Bazı bitkilerde klor ve sodyum noksanlığı zararı görülebilir. Domates, marul ve lahana klor noksanlığına, semizotu ise sodyum noksanlığına duyarlıdır. Halojenlerin noksanlığında ortaya çıkan belirtiler birbirine benzer. Yapraklarda sararma, solgunluk ve yaprak kenarı nekrozu görülür. Toprak asitliğinin fazla olduğu durumlarda alüminyum toksisitesi görülebilir. Arpa, şekerpancarı ve fasulye buna duyarlıdır. Köklerde lobutlaşma, büyümede gerilik ortaya çıkar.

Zararlı endüstriyel atıklar Dünyamızı saran atmosfer tabakasında; azot %78, oksijen %21, karbondioksit, su buharı ve diğer gazlar ise %1’lik bir oranda bulunurlar. Ancak insan aktiviteleri sonucu değişik gazlar atmosfere karışarak, bu oranlar bitkilere zararlı olacak şekilde değişebilmektedir. Isınma, enerji üretimi ve endüstri faaliyetleri sırasında hidrojen florür, azot oksitleri, ozon, kükürt dioksit, peroksiasil nitratlar gibi gaz ve kurşun, demir oksit, bor partikülleri, yol tozları, çimento tozları gibi partikül halindeki kirleticiler atmosfere karışarak bitkilerde çeşitli zararlara neden olurlar. Kirleticilere karşı bitkilerin tepkisi, gözle görülür belirtilerin oluşması, büyümenin ya da gelişmenin engellenmesi, fizyolojik ve metabolik dengenin bozulması ve belirli bazı elementlerin ve metabolitlerin birikmesi şeklinde olabilir. Etkinin şiddeti, bitkinin kirleticiye maruz kalma süresine, kirleticinin dozuna ve ışık şiddeti, nispi nem, toprak nemi, sıcaklık ve diğer kirleticilerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Birden fazla kirletici bir arada bulunduğunda değişik şekilde etkileşim gösterebilirler. Bazen birlikte etkileri, tek tek etkilerinin toplamına eşit olabilir ki, buna eklemeli etki denir (EAB=EA+EB). Bazen de birlikte etkileri, etki toplamından büyük olur ki buna sinerjitik etki denir (EAB>EA+EB), ya da küçük olur, buna da antagonistik etki denir (EAB Doğada yaygın olarak bulunan kirletici gazlardan biri kükürtdioksittir (SO2). Fabrika bacalarından (bakır, gübre, demir-çelik, kurşun-çinko, petrol arıtım, deri işleme, kâğıt vs.), otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan kaynaklanır. Birçok bitki, özellikle yonca, bezelye, pamuk, fasulye ve ibreliler hassastır. Kükürtdioksit 0.3-0.5 ppm konsantrasyonlarda fitotoksiktir. Düşük konsantrasyonları genel kloroza neden olur. Yüksek konsantrasyonlarda ise yapraklarda damarlar arasında kalan bölgeler beyazlaşır. Klorofili parçalayarak fotosentezi engellemektedir. Ozon stratosferde doğal olarak bulunur. Bunun dışında, otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan çıkan NC>2, güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle oksijenle reaksiyona girerek ozonu meydana getirir (NÛ2+02 güneş ışığı Os+NO). Ozonun 0.1-0.5 ppm’lik dozları birkaç saatte bitkilere zarar verebilir. Stomalardan yaprağa girerek hücrelerin ölümüne ve beyaz nekrotik alanların oluşumuna neden olur. Turunçgiller, yonca, fasulye, soya fasulyesi, asma, patates, tütün, buğday, çam ve kavak gibi bazı bitkiler ozona çok duyarlıdır. Ozonun oluşumu sırasında açığa çıkan NO, otomobil eksozlarından çıkan tam yanmamış hidrokarbonlarla birleşerek yine bitkilere toksik olan peroksiasilnitratlan (PAN) meydana getirir. Bunlar da Stomalardan yaprak dokusuna girerler ve 0.001-0.02 ppm kadar küçük dozları bile hassas bitkilere zarar verebilir. Yapraklar gümüşi bir renk alır. Bunun nedeni de yaprakların alt yüzünün parlak beyaz-bronz renge dönüşmesidir. Zarar gören yaprakların mezofil hücrelerindeki protoplastlar çöker, buraya hava dolar. Bu hava boşlukları yapraklara gümüşi rengi verir. Ispanak, domates, marul en hassas bitkilerdir. Azot oksitlerinin asıl kaynağı biyolojik olarak bakteriler tarafından oluşturulan NO ‘dir. Fakat bu şekilde oluşan NO dünyada homojen olarak dağıldığı için bitkilere zarar vermez. Halbuki şömine, soba gibi ısınma araçlarından ya da iç yanmalı motorlardan çıkan azot oksitleri belirli alanlarda yoğunluk kazanarak bitkilere toksik etki yaparlar. Bunların 2-3 ppm ‘de fitotoksik oldukları belirlenmiştir. En duyarlı bitkiler; fasulye, domates, yulaf, buğday ve bezelyedir. Bitkilerdeki zararı SO2 zararına benzer. Yapraklarda renk açılması, bronzlaşma görülür. Ayrıca gelişmeyi de olumsuz yönde etkiler. Flor ve floritler, maden ve petrol işleyen fabrikalardan kaynaklanır. Mısır, şeftali, lale, fasulye gibi hassas bitkilerde 0.1 ppm ‘de toksik etki yapabilir. Dikotiledonlarda yaprak kenarlarından, monokotiledonlarda yaprak uçlarından itibaren kahverengileşme olur. Rafineri ve cam fabrikaları çevresinde bazen Cl2 ve HCI zararı görülebilir. Klor 0.1 ppm ‘de toksiktir. Yine yaprak kenarlarında yanıklıkla kendini gösterir. Kapalı yerlerde, soğutma depolarında amonyak ve etilen gibi gazlar da zararlı olabilirler. Meyvelerde değişik lekeler meydana gelir. Doğada gazların tek tek etkilerinden çok, kombine etkilerine rastlanır. Ozon, SO2 ve NO2 kombinasyonları en çok zarar oluşturan kirleticilerdir. SO2 ve NO2, rüzgarla uzun mesafelere taşınabilirler ve sülfirik ve nitrit asitlere dönüşerek asit yağmurları şeklinde de etkili olurlar. Asit yağmurları doğrudan yapraklar üzerinde lezyonlar meydana getirerek zararlı oldukları gibi, toprağın kimyasal ve biyolojik yapısını değiştirerek dolaylı olarak da bitki sağlığını tehdit ederler. Gaz kirleticiler ve asit yağmurlarından başka partikül halindeki kirleticiler de bitkilerde önemli zararlara neden olmaktadır. Bunlardan en önemlileri çimento fabrikalarından çıkan çimento fırın tozları, kireç ocaklarından çıkan kireç tozları, kurşun ve bor partikülleri, mozaik fabrikaları tozları ve yol tozlarıdır. Bunlar bitki yapraklarının üzerini kaplayarak fotosenteze engel olur, bunun sonucunda bitki verimi düşer. Ayrıca pH ‘yi etkileyerek normal hücre yapısının bozulmasına neden olur, bitki besin maddelerinin alımını engeller. Ülkemizde de sanayinin yoğun olduğu bölgelerde, çevreye zararlı gazların yayıldığı fabrikaların çevresinde bulunan tarım alanlarında önemli zararlar meydana gelmektedir. Örneğin Murgul ve Samsun ‘daki bakır işletmeleri çevrede bulunan tarım alanlarında neden oldukları zararlar için üreticilere her yıl milyonlarca lira tazminat ödemektedirler. Hatalı tarımsal uygulamalar Pestisitlerin hatalı kullanımlarından dolayı bitkilerde çeşitli zararlar meydana gelmektedir, ilaçların tavsiye edilen normal kullanım dozlarının üzerinde kullanılması, uygulama zamanının iyi ayarlanmaması nedeni ile yanlış dönemde uygulanması, topraktaki kalıcılığının dikkate alınmaması, uygulama sırasında rüzgarla istenmeyen yerlere taşınması ve çevre koşullarının ilaçlamaya uygun olmadığı durumlarda, pestisitler kültür bitkilerine zarar verebilirler. Seçici özellikleri nedeniyle pestisitler içinde en çok herbisitlerin fitotoksisitelerine rastlanır. 2,4 D ester formülasyonlu herbisitler buharlaşma özelliklerinden dolayı rüzgarla taşınarak, uygulama alanının dışındaki geniş yapraklı kültür bitkilerini etkileyebilirler. Bu durumda yapraklarda şekil bozukluğu meydana gelir. Yaprak damarları birbirine paralel, yaprak kenarları ise parçalı bir görünüm alır. Diğer bazı herbisitler de yanlış kullanıldıklarında fotosentezi, lipit sentezini, hücre bölünmesini önleyebilirler. Bazı bitkilerde bir fungisit veya insektisite hassasiyet görülür, özellikle süs bitkilerinde ilaç kullanımına dikkat edilmelidir. Kabakgillerin bakirli, şeftalinin çinkolu ilaçlara hassas olduğu bilinmektedir. Ayrıca kükürtlü veya yazlık beyaz yağlı preparatlar 30 °C’ nin üzerindeki sıcaklıklarda bitkilere toksik etki yaparlar. Derin dikim, derin veya sık ekim, aşın ya da hatalı toprak işleme, gübreleme, sulama, budama işlemleri ve uygun olmayan koşullarda depolama gibi kültürel işlemler de bitkilerde birtakım zararlara yol açarlar. Derin dikim, ağaç köklerinin yeterince hava alamamasına ve bitkilerin kök çürüklüklerine daha hassas hale gelmesine neden olur. Kök sistemi görevini yapamaz. Bunun sonucunda ağaçların gövdelerinde zamklanma görülebilir. Ekimde derinlik önemlidir. Her tohumun istediği bir ekim derinliği vardır. Fazla yüzmek ya da derin ekilen tohum normal çimlenemez veya toprak yüzeyine çıkamaz, ya da gelişen bitki zayıf olur. Aynı şekilde sık ekimde bitkilerin zayıf gelişmesine neden olur. Sık ekim sonucu bitkilerin havalanması önlenecek ve fazla nem patojenlerin enfeksiyonuna uygun bir ortam oluşturacaktır. Aşırı toprak işleme topraktan fazla su kaybına neden olur. Sıra arası çapalamanın dikkatsiz yapılması bitki köklerinin yaralanmasına ya da kopmasına neden olur. Aşırı veya düzensiz sulama bitkilerin sağlıksız gelişmesine yol açar. Hıyar gibi bazı bitkilerde acılaşma olur. Gübrelemenin az ya da fazla olması da besin maddesi noksanlığı veya toksisitesi belirtilerini ortaya çıkarır. Aşın ve yanlış budama ağaçlarda zararlanmalara bunun sonucunda da verim düşüklüğüne neden olur. Budama yaralarının kapatılmaması sonucu buralardan giren patojenler bitkileri hastalandırır. Uygun olmayan koşullarda depolama bitkisel ürünlerde fizyolojik ve patojenlerin neden olduğu bozulmalarla sonuçlanır, ürünlerin kalitesi ve pazar değeri azalır. Bu bölümde ele alınan ve bunların dışında kalan tüm tarımsal işlemlerden her birinin uygun şekilde ve zamanında yapılmaması halinde bitkiler zayıf gelişir ve sekonder etmenlerin hücumuna duyarlı hale gelirler.
FİTOPATOLOJİ 1. KISIM TAMAMLANMIŞTIR. 2. KISIM KONULARI:
Canlı (Paraziter) Hastalık Etmenleri
Bitki Patojeni Funguslar
Bitki Patojeni Bakteriler
